25 Kasım 2007 Pazar

Bağışladığı Organ Alınırken Hayata Geri Döndü

Beyin ölümü gerçekleşen genç, hemşireler vücudunu organ bağışı için hazırlarken gözlerini açtı!

ABD'de 21 yaşındaki Zack Dunlap, trafik kazası sonrası hastaneye kaldırıldı. İki gün yoğun bakımda kaldıktan sonra "beyin ölümü gerçekleşti" denilen genç, mucize eseri hayata döndü. Dunlap, hemşireler ölü bedenini organ bağışı için hazırlamaya başladığı sırada gözlerini açtı. Hastaneden bir yetkili "Hemşire de çok şaşırmış. Dunlap aniden koluna yapışmış" dedi. Hastayı yeniden muayene eden doktorlar, gencin bilincinin açık ve hayatta olduğunu gördü. Yeniden tedavi altına alan Dunlap'ın sağlık durumunun her geçen gün daha iyiye gittiğini belirten ailesi "Bu gerçek bir mucize" dedi.

23 Kasım 2007 Cuma

Sigara Erkeklerde Kellik Sürecini Hızlandırıyor

Tayvan’da yaş ortalaması 65 olan 740 erkek üzerinde yapılan araştırmada, günde en az bir paket sigara içiminin “orta düzeyde veya hızlı” saç kaybında önemli bir rol oynadığı tespit edildi.


Araştırmayı yürüten Tayvanlı bilim admaları Lin-Hiu Su ile Tony Hsiu-Hsi Çen, sigaranın saç foliküllerini tahrip edebildiğini, kafa derisindeki kan ve hormon dolaşımını bozabildiğini veya östrojen üretimini artırabildiğini bildirdiler.

Archieves of Dermatology dergisinde yayınlanan araştırmada, ilk saç dökülme belirtileri görülen erkeklere, saçın daha yoğun dökülmesinin önüne geçmek için, sigaranın rolünün hatırlatılması tavsiyesinde bulunuldu. Araştırması yapılan kalıtsal saç dökülmesi durumunun, beyazlar arasında daha yaygın olduğu belirtiliyor.

Migreni Olanların Beyinleri Farklı

Araştırmacılar, migreni olanların beyinlerinde, özellikle vücuttaki acıyı ve diğer duyusal bilgiyi işleyen korteks bölgesinde olmak üzere yapısal farklılıklar bulunduğunu ortaya koydu.

Neurology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre; uzun süredir migreni olan 24 kişi ile hiç migreni olmayan 12 kişinin beyinleri incelendi. Araştırmacılar, vücudun çeşitli yerlerindeki acı, temas ve sıcaklık gibi duyusal bilgileri algılayan somatosensori korteksin, migreni olmayanlara nazaran migreni olanlarda yüzde 21 oranında kalın olduğunu buldu. Ancak bu farklılığın mı migrene neden olduğu, yoksa migren nedeniyle mi farklılık oluştuğu konusunda net bir sonuca ulaşılamadı.

Araştırmayı yapanlardan Massachusetts Hastanesi doktoru Nouchine Hacikhani, yaptığı açıklamada, en büyük farklılığın, baş ve yüzden gelen duyusal bilgileri işlemekle sorumlu kortekste olduğunu söyledi. Hacikhani, bu çalışmanın, migren konusunun ciddiye alınması gerektiğini çünkü bunun beyinde değişikliklere neden olabileceğini gösterdiğini kaydetti.

Hacikhani ayrıca, bu farklılık ihtimallerinden birinin yinelenen ve uzun dönem duyusal alanların uyarılmasının korteksin zamanla kalınlaşmasına neden olması, diğer ihtimalin de migrene eğilimli kişilerin zaten kortekslerinin kalın olması olabileceğini ifade etti.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacıları ise migrene, beyindeki belli hücreleri denetleyen genlerdeki kalıtımsal bozuklukların neden olduğunu öne sürüyor.

Bilim adamları uzun yıllardır, migren ile baştaki kan damarlarının genişlemesi ve daralması arasında bağlantı bulunduğunu ileri sürüyordu.

Kanserle Mücadelede Nanoteknoloji Çalışmaları

Bilim adamları, kanserle mücadelede kemoterapiye alternatif yöntem geliştirdi. Araştırmacılar, nano partikülleri kanserli hücrelerle savaşta kullandı.

Dünyanın en önemli araştırma enstitülerinden MIT’den yapılan açıklamada, bilim adamları, ilaç taşıyan nano partikülleri kanserli hücrelere ulaştırabildi.

Buna göre, araştırmacılar, damardan enjekte edilebilen ve kan içerisinde yol alarak tümörlü bölgelere ulaşabilen çok amaçlı nano partiküller geliştirdi. Söz konusu süper manyetik partiküller, üzerlerine uygulanan elektro manyetik alan sayesinde, beraberinde taşıdıkları iyileştirici ilacı hastalıklı alana bırakıyor. Tanecikleri düşük frekanslı elektromanyetik alana maruz bırakmak, taneciklerin ısı yaymasına neden oluyor ve bu ısı da nano parçalar ile taşıdığı ilaç arasındaki bağı eriterek ilacı ortaya çıkarıyor.

Söz konusu manyetik dalgalar, radyo dalgaları gibi 350 ve 400 kilohertz arasında gönderiliyor ve vücuda zarar vermeden, vücudun içinden geçiyor ve sadece nano partikülleri ısıtıyor. Söz konusu parçalar, kanserli hücreleri manyetik rezonans cihazları ile daha rahat görünür hale de getiriyor.

15 Kasım 2007 Perşembe

Kadınlar Daha Fazla Risk Altında !

Çin’de yapılan bir araştırma, sigara içen kadınlarda, amfizem ve kronik bronşit gibi akciğer hastalıkları görülmesi riskinin erkeklere göre daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Nanjing Tıp Üniversitesi’nden Dr. Fei Xu, akciğer hastalıklarının Çin’de ikinci sıradaki ölüm nedeni olduğunu kaydetti.

Araştırma kapsamında çeşitli akciğer hastalıkları olan 1743 kişi ile aynı sayıdaki sağlıklı insanın verileri karşılaştırmalı olarak incelendi. Araştırmada, incelenen erkeklerin yüzde 50’sinden fazlasının, kadınların ise yüzde 5,3’ünün sigara içtiği kaydedildi.

Araştırmada, az sayıda sigara içenlerdeki hastalık riskinin yüzde 40, orta dereceli içicilerde yüzde 55, ağır içicilerde ise yüzde 77 daha fazla olduğu saptandı.

Kadın sigara kullanıcılarının ise erkeklere göre yüzde 20 daha fazla risk taşıdıkları belirlendi. Bilimadamları, hastalık riskinin kadınlarda fazla olmasının nedeninin henüz bilimsel olarak ispatlanmış bir nedeni olmadığını belirttiler.

Türkiye, ‘Sağlık’tan Sınıfta Kaldı

OECD, 30 ülkenin sağlık sistemlerini inceledi. Raporda, Türkiye, hemen her kategoride listelerin en alt sıralarında yer alıyor. İlk göze çarpanlarsa Türkiye’de kişi başına sağlık harcamalarının azlığı ve bebek ölümü oranının yüksekliği.

OECD ülkelerinde sağlık sistemi gelişiyor ancak kronik hastalıkların tedavisinde hala yapılması gerekenler var. Ekonomik işbirliği ve kalkınma teşkilatı OECD’nin son raporu özetle bunu söylüyor.

“2007: Bir Bakışta Sağlık” başlığını taşıyan raporda, 30 üye ülkenin sağlık sistemleri ve sağlık harcamaları karşılaştırıldı. ağlık sistemine ilişkin onlarca başlığın incelendiği rapora göre, kaliteyi sağlama adına en çok çalışan ülkelerin başında ABD geliyor. Ancak, ABD, “en iyi sağlık hizmetini sağlayan ülkeler” listesinde başarısını sürdüremiyor.

En Çok Harcamayı ABD, En Azınıysa TÜRKİYE Yapıyor
En büyük farklılıklarsa kişi başına sağlık harcamalarında. ABD’de kişi başına yıllık 6 bin 400 dolarla listenin tepesinde, Türkiye ise sadece 586 dolarlık harcamayla listenin en alt sırasında yer alıyor. Türkiye, bebek ölümleri, ortalama ömür, doktora gitme sıklığı, tıbbi tetkikler gibi pek çok başlıkta Meksika ve Macaristan’la birlikte listenin son sıralarını paylaşıyor.

Ancak örgüt 0’li yıllarla kıyaslandığında Türkiye’de bazı alanlarda gelişme sağlandığını da vurguluyor.

7 Kasım 2007 Çarşamba

Dejavu’nun Sorumlusu Bulundu Mu?

Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamış veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu “dejavu”nün, beynin bellek bölgesiyle ilgili olduğu ortaya çıktı.

İnsanların yaşamadıkları, hayali olayları nasıl yaşamış gibi hissettiklerini bulmak için nörologlar, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin MR’larını çekti. Bilim adamları, MR sırasında gönüllüleri, yaşanmış ve hayali anılarıyla ilgili teste tabi tuttular ve bu test sırasında beynin etkin olduğu bölgeleri gördüler. MR sırasında, araştırmaya katılanların, çok emin olarak hatırladıkları konularda beynin yan altında bulunan, bir olayın çok belirgin ve somut birçok ayrıntısını hafızalayan lobdaki beyin faaliyetinde artış olduğu belirlendi.

Katılımcıların emin olduklarını söyledikleri, ancak hayali olduğu belirlenen olayları düşündükleri sırada, beynin üst bölgesinde bulunan ve ayrıntısız biçimde olayların yalnızca anafikrini belleğe alan bölgenin daha etkin olduğu gözlendi. Öncelikle bu bölümdeki anılarını düşünen kişilerin yanlızca kimi olayların genel hatlarını hatırlayabildikleri ve yanılabilecekleri ortaya çıktı.
Duke Üniversitesi’nden nörolog Dr. Roberto Cabeza, insan belleğinin bilgisayarınkine benzemediğini belirterek, insanların sık sık, yaşanmamış olsa bile kimi olayları geçmişte yaşadıklarını sanabildiklerini söyledi.

Cabeza, bu araştırmanın normal yaşlılık sürecinde bellekte oluşan değişikliklerin daha iyi değerlendirilmesi ve Alzheimer hastalığının erken tanısında yararlı olabileceğini bildirdi. Daha önce yapılan araştırmalar, yaşlanıldığında beynin genellikle kesin olayları hatırlama özelliğini genel izlenimleri hatırlamaktan daha hızlı yitirdiğini göstermişti.

Araştırma, Journal of Neurosciences adlı dergide yayımlandı.

Akciğer Kanserinin Gen Haritası Çıkarıldı

Araştırmacılar, akciğer kanserinin gen haritasını çıkarmayı başardı.

Nature dergisinde yayımlanan araştırmada, 528 kanser tümörünün DNA’sını inceleyen bilim adamları, akciğer kanser tümörleri üzerinde genetik 50’den fazla anormalliği belirleyerek, bu kanserin gen haritasını oluşturdu. Araştırmada, 14. kromozomda bulunan daha önce gözardı edilmiş NKX2-1 geninin kanserden sorumlu olabileceği ortaya çıktı.

Harvard ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bünyesindeki Broad Enstitüsü’nden Matthew Meyerson, bu incelemelerin akciğer kanserinin gen haritası konusunda benzersiz bir tablo çizdiğini söyledi.
Meyerson, bu çalışmanın başlıca temelleri ve akciğer hücrelerinin büyümesini denetleyen önemli bir genin fark edilmesini sağladığını, bunun akciğer kanserinin teşhisi ve tedavisinde yeni stratejileri değerlendirmenin yolunu açtığını vurguladı.

Araştırmaya imza atanlardan Eric Lander de “akciğer kanserinin genetik haritasının, bilinen bazı şeyleri doğrulayarak bu korkunç hastalığın sistematik bir tasvirini sağladığını, ancak bulmacanın birçok yerinin eksik olduğunu” söyledi.
Akciğer kanseri, diğer birçok kanser türünde olduğu gibi, DNA’daki değişikliklerin sonucu oluşuyor ancak bu değişikliklerin kaynağı ve biyolojik sonuçları halen büyük ölçüde bilinmiyor.
Yılda bir milyondan fazla kişinin yaşamını yitirmesine neden olan akciğer kanseri, dünyada en çok ölüme yol açan kanser türlerinin başında yer alıyor.

Kepek Sorunun Çözümü Bulundu

Uluslararası bilim adamları ekibi, kepeğe neden olan mantarın (fungus) genetik şifresini çözmeyi başardı.


“Malassezia globosa” adı verilen bu mantarın gen yapısının ayrıntılı biçimde bilinmesinin, bu sorunun ortaya çıkmasını engelleyecek daha etkili tedaviler geliştirilmesinde yardımcı olması bekleniyor.

İnsan cildinde yaşayan ve beslenen bu mantarın kaşınmaya ve duruma bağlı olarak pul pul dökülmeye neden olduğunu belirten araştırmacılar, insanların yarısının kepek sorunu bulunduğunu ve erkeklerin daha fazla bu soruna maruz kaldığını kaydediyor. Proctor and Gamble firmasının desteğiyle yürütülen ve Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin bilimsel yayınlarında yayımlanan araştırmaya katılan bilim adamları, insan kafasında ortalama 10 milyon globosa mantarı bulunduğunu belirterek, genetik olarak mayayla bağlantılı olan bu fungusun, ciltte bulunan “sebase” bezlerinin salgıladığı yağ, diğer bir deyişle cilt yağıyla beslendiğinin altını çiziyor.

Yağ ve yağ üreten ölü hücrelerin kalıntılarından oluşan cilt yağı (sebum), saçın ve cildin korunmasına ve su geçirmez olmasına yarıyor, kurumasını, çatlamasını önlüyor. Şifresi çözülen globosa mantarının sadece 4 bin 285 genden oluştuğu ve insan gen sayısının 300’de biri sayısına sahip en basit organizmalardan biri olduğu anlaşılırken, bu mantarın, yaşam için temel olan kendi yağ asitlerini üretme yeteneği bulunmadığı ve bu nedenle insan cilt yağına bağımlı olduğu belirlendi.

Araştırmacılar, bu fungusun “lipase” adlı bir enzim üreterek kepeğe neden olduğunu, mantarın sebumu (cilt yağını) parçalamak için lipase adlı enzimi kullandığını ve böylece oleik asit denilen bir madde ürettiğini tespit etti. Bunun derinin en üst katmanına girdiği ve deri hücrelerinin hassas ciltlerde daha hızlı bozulmasını tetikleyerek kepeğe neden olduğu ortaya çıktı. Fungusun sekiz çeşit lipase ürettiği ve bunların her birinin proteininin yeni kepek tedavisi ilaçları geliştirilmesi için hedeflenebileceği düşünülüyor.

Araştırmacı Dr Thomas Dawson, bu mantarın gen haritasının çıkarılmasının, mantar ile insan etkileşimini anlayabilmek için harika fırsatlar yarattığını söyledi. Bilim adamları, 5 yıl önce globosa mantarının kepeğe yol açtığını keşfetmişti. Ancak bu ana kadar üretilen medikal şampuanlar, mantar enfeksiyonunu kontrol altına alırken, yüzde 100 sonuç alamıyor.

2 Kasım 2007 Cuma

Hava Kirliliği Erken Doğum Riskini Artırıyor

ABD’de yapılan bir araştırma, büyük oranda motorlu araçların neden olduğu hava kirliliğinin, gebe kadınlarda erken doğum riskini artırdığını ortaya koydu.


Araştırmaya göre, havadaki karbonmonoksit veya parçacık oranının yüksek olduğu bölgelerde yaşayan gebe kadınlarda, temiz bölgelerde yaşayanlara kıyasla yüzde 10 ila 25 arasında bir oranda daha fazla “erken doğum” (37 haftadan önce gerçekleşen doğum) görüldüğü belirtildi. Amerikan Epidemiyoloji Dergisi’nde yayınlanan araştırmada, bu etkinin özellikle hamileliğinin ilk 3 ayında ya da son döneminde “kirli hava” soluyan kadınlarda görüldüğü kaydedildi.

Kaliforniya Üniversitesi Halk Sağlığı bölümü Uzmanı Dr. Beate Ritz ve ekibinin, araştırma kapsamında 2003’de Los Angeles’da doğum yapan yaklaşık 2 bin 500 kadını ayrıntılı olarak değerlendirdikleri bildirildi. Ekibin, kadınlarla yüzyüze görüşmeler yaparak, diğer risk faktörlerinin mi yoksa hava kirliliğinin mi erken doğuma neden olduğu konusunda bilgiye ulaşabildikleri ifade edildi. Ritz, araştırma ekibinin daha önce de karbonmonoksit ve parçacıkların zararları üzerine raporlar hazırladıklarını, ancak yeterli veri olmadığı için erken doğuma neden olup olmadığı konusunda kesin sonuçlar elde edemediklerini kaydetti. Ritz, son çalışmalarının, büyük oranda motorlu araçların neden olduğu hava kirliliğinin erken doğum riskini artırdığı yolundaki daha önceki savlarını doğruladığını söyledi.

Uyku Hapı Sayesinde Komadan Çıktı

Bir uyku hapı, 20’li yaşlarındaki bir genç kızı altı yıllık komadan çıkarmayı başardı.


2001 yılında erkek arkadaşının ikna etmesiyle eroin enjekte ettikten kısa süre sonra komaya giren 23 yaşındaki Amy Pickard, Zolpidem adlı uyku hapının yan etkileri üzerine bir araştırma sayesinde, yeniden hayata dönmeye başladı.

Amy’nin, ilk hapı aldıktan dört hafta sonra, kendi başına nefes almaya başladığı, odasındaki objelerin ve güçlü tadı olan yiyeceklerin farkına varıp kelimeler kurmaya başladığı belirtiliyor. Deney kapsamında 360 hastaya Zolpidem tedavisi uygulanmaya başlandı. Hastaların yüzde 60’ının yaşam belirtisi göstermeye başladıkları açıklandı.

Sihirli Kurşun İle Kanser Hücreleri Yok Edilmeye Çalışılıyor

İngiliz araştırmacılar sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok eden tedavi yöntemini insanlar üzerinde denemeye başlayacak. Sihirli kurşun adı verilen yöntem üzerinde 11 yıldır çalışılıyordu.


İngiliz bilim adamları, dünyada ilk kez, sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok edebilen bir tedavi yöntemi geliştirdi. Kemoterapi ve radyoterapiye oranla çok daha etkili olduğu belirtilen yeni tedavi, şimdilik fareler üzerinde başarı sağladı. İnsanlar üzerinde denemelerse gelecek yıl başlayacak.
İngiltere’deki Newcastle Üniversitesi’nde 11 yıldır süren çalışmalar kanser tedavisinde umutlandıran sonuçlar verdi.

Yumurtalık Kanserini Yok Ettiler
Bilim adamları sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok edebilen bir tedavi geliştirdiklerini duyurdu. Yeni tedavi yöntemi, fareler üzerinde çok başarılı sonuçlar verdi. Uzmanlar, farelerde yumurtalık kanserini yok etmeyi başardı.

Sırada Akciğer, Prostat ve Safra Kesesi Kanseleri Var
Yeni yöntemin asıl umut verici tarafıysa, insanlarda akciğer, prostat, safra kesesi kanseri ve göz tümörlerinin tedavisinde kullanılabilecek olması.Yöntemde, vücudun doğal savunma sisteminin bir parçası olan antikorlar hastaya enjekte ediliyor. doğrudan tümörü hedef alan antikorlar, ultraviyole ışığa maruz kaldıklarında harekete geçiyor ve sağlıklı hücrelere dokunmadan kanserli hücreleri yok etmeyi başarıyor.Bilim adamları, bu özelliği nedeniyle tedaviyi “sihirli kurşun” olarak nitelendiriyor.

İnsanlarda Gelecek Yıl Denenecek
Sağlıklı hücrelere de zarar veren, yan etkileri bulunan radyoterapi ve kemoterapiyle kıyaslandığında kanser tedavisinde yepyeni bir aşama olarak görülen yöntemin insanlar üzerinde denenmesineyse gelecek yıl içinde başlanması bekleniyor.

Erkeklerde Cinsel Sorun, Sosyal Hayatı Etkiliyor

Psikiyatrist Dr. Levent Soylu, özellikle erkeklerin cinsel sorunlarının çok büyük bölümünün yanlış cinsel inanış, yanlış bilgilendirilme ve cinsiyet rollerinin sosyokültürel yansımaları ile ilgili olduğunu söyledi.


Cinsel yaşam sorunları, kendine güvensizlik ve sosyal hayata uyum sağlayamama gibi olumsuzları tetikliyor. Psikiyatrist Dr. Levent Soylu, sorunun farkına vararak doktora başvuranlarda psikolojik konumun etkisinin yüksek bulunduğunu belirterek, özellikle işe bağlı aşırı stres, ilişki sürecinde başarısızlık düşüncesinin yarattığı sıkıntı, depresyon, kötü bir çocukluk dönemi ve cinsel bilgisizliğin bunda etkili olduğunu ifade etti. Erkeklerde yaşanan en önemli cinsel sorunlar arasında, erken boşalmanın ilk sırada yer aldığını anlatan Soylu, şunları söyledi:
“Hekimlere başvuran hastaların çok büyük bir yüzdesi, erken boşanma sorunu yaşadığını ifade ediyor. Yapılan araştırmalara göre, erkeklerin üçte biri bu sorunu yaşıyor. Ancak, hekimlere başvuranların çoğunluğunu sertleşme sorunları yaşayanlar oluşturuyor. Erken boşalma yaşayanlar, çoğunlukla dikkatini başka yere verme, geciktirici krem kullanma gibi yöntemlere başvururlar. Ancak bu sorunu çoğunlukla çözmediği gibi, alınan zevki de büsbütün azaltmaktan başka bir işe yaramaz. Cinsel hayatta yaşanan sorunlar, kendine güvensizlik ve sosyal hayata uyum sağlayamama gibi olumsuzlukları tetiklemektedir. Bu nedenle sorun ihmal edilmemeli ve uzmana başvurmaktan çekinilmemelidir.”

Soylu, cinsel sorunların önemli bölümünün psikolojik nedenlerden kaynaklandığını, bunlar arasında sıkıntı, stres gibi nedenlerin erken boşalmanın ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu vurgulayarak, tedavisinin ise çok kolay olduğunu söyledi. Soylu, ayrıca, eşle olan genel ilişkinin de cinsel ilişkiyi etkilediğini kaydetti.Soylu, sosyokültürel düzeyi yüksek ve cinsel kültürünü sorgulayıp olumlu yönde değiştirebilme yeteneğini sergileyen kişilerin çok kısa sürede, önerilen bazı egzersiz ve bilgilendirmelerle erken boşalma sorununu kısa sürede çözümleyebileceklerini sözlerine ekledi.

Her 8 Kişiden Birinin Beyninde Anormallik Var

Hollanda’da yapılan bir araştırmada, sağlıklı her 8 kişiden birinin beyninde teşhis edilmemiş “anormallik” bulunduğu tespit edildi.

Rotterdam’daki Erasmus MC Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Meike Vernooij başkanlığındaki ekibin araştırmasında, sağlıklı 45 yaş üstü 2000 kişinin beyinlerine MRI taraması yapıldı.
Bunun sonucunda, araştırmaya katılanların yüzde 13’ünün beyninde bazı anormalliklerin bulunduğu tespit edildi. Bunlardan yüzde 7’sinde pıhtı saptandı ancak bunların belirti vermeyecek kadar küçük olduğu belirtildi. Deneklerin yüzde ikisinde anevrizma denilen, damarlarda çok fazla genişlemesi halinde çatlamayla sonuçlanarak felce yol açabilecek şişlik olduğu belirlendi. Ancak saptanan 35 anevrizmadan 32’sinin çok küçük olduğu bildirildi.

New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan araştırma çerçevesinde yapılan taramalarda, 32 kişide tümör saptandı ancak bunların hepsinin zararsız olduğu belirtildi. Araştırmaya katılan 13 kişinin beyninde ise birden fazla “anormalillik” bulunduğu bildirildi. Araştırmacılar, MRI görüntülerinin daha detaylı hale gelmesiyle “beyindeki küçük anormalliklerin saptanmasının” daha kolay olacağını ve böylece doktorların bunlardan hangilerinin göz ardı edilebilir nitelikte olduğunu daha kolay anlayabileceklerini söylediler.

İştahınızı Kesmek İçin Leptin Hormonu

Bir süredir zayıflama deneylerinde kullanılan leptin hormonunun, şişmanların iştahını kesmekte kullanılabileceği açıklandı.


ABD’nin Los Angeles kentindeki Semel sinir bilimleri enstitüsü uzmanları, genetik bozukluk yüzünden organizmaları leptin üretmeyen üç şişmanın yüksek kalorili yemekler karşısındaki iştahını kesebilmek amacıyla kendilerine leptin zerk ederek gözlemde bulundu.

Deneklere burger, pizza, kızarmış tavuk gibi ağızlarını sulandırıcı yemekler gösterildi ve o sırada kendilerine leptin zerk edilirken beyin faaliyetleri manyetik rezonans (MR) tekniğiyle görüntülendi. Bu deney leptinli ve leptinsiz olarak tekrarlandı ve MR sonuçları kıyaslandığında, leptin enjeksiyonunun açlık hissini ve iştahı azalttığı belirlendi. Hormon yokken, yemek resimleri açlık hissini artırıyordu. Profesör Edythe London, bu sonuçların, obezite ve diğer metabolizma sorunlarının tedavisinde yeni yöntemler geliştirilmesinin yolunu açabileceği yorumunu yaptı.